Medeni Hukuk

ANLAŞMALI BOŞANMA

Anlaşmalı Boşanma Nedir?

Türk hukuk sistemimizde iki tür boşanma davası açılabileceği düzenlenmiştir. Bunlar;

  1. Çekişmeli Boşanma
  2. Anlaşmalı Boşanma

Anlaşmalı boşanma temelde en basit hali ile eşlerin kendi aralarında anlaşmak suretiyle evlilik birliğinin sona erdirilmesidir. Kanunumuz bu halde evliliğin sürdürülmesinin anlamsız olduğunu kabul etmektedir.

Anlaşmalı Boşanmanın Şartları

Anlaşmalı boşanmanın şartlarına ilişkin düzenleme Türk Medeni Kanunu madde 166/3’de yer almaktadır. İlgili düzenlemede yer alan şartların yerine getirilmesi temelde özel hukuk sözleşmesi olan anlaşmalı boşanma davası için zorunludur.

Anlaşmalı boşanmanın şartları şunlardır:

  • Evlilik birliğinin süresinin en az 1 yıl sürmüş olması,
  • Anlaşmalı boşanma için eşlerin birlikte mahkemeye müracaat etmeleri ya da eşlerden birinin açmış olduğu boşanma davasının diğer eşin kabul etmiş olması,
  • Dava hâkimi tarafından tarafların serbest iradeleri ile boşanmaya karar verdiklerine kanaat getirmesi,
  • Eşler tarafından hazırlanan Boşanma Protokolünün hâkim tarafından onaylanmış olması, gerekmektedir.

Anlaşmalı Boşanma Davası Görevli ve Yetkili Mahkeme

Anlaşmalı boşanma davası Aile Hukuku’na ilişkin açılan dava olup 4787 sayılı kanun gereğince Aile Mahkemeleri görevli kılınmıştır. Aile Mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Aile Mahkemesi sıfatı ile Asliye Hukuk Mahkemesi davada görevli mahkemedir.

Yetkili mahkeme Türk Medeni Kanunu 168. Maddesinde düzenlenmiştir. Kanunda bulunan düzenlemeye göre yetkili mahkeme eşlerden birisinin yerleşim yeri veya davadan önce altı ay birlikte oturdukları yer Aile Mahkemesidir.

Anlaşmalı Boşanma Davasının Açılması

Anlaşmalı boşanma davası eşler tarafından hazırlanan protokolün hazırlanan dava dilekçesi içerisine eklenmesi suretiyle Aile Mahkemesine sunulması neticesinde açılır. Davanın açılmasının ardından mahkeme tarafından hazırlanan tensip zaptı ile birlikte tayin edilen duruşma günü taraflara tebliğ edilir. Davanın e kısa süre içerisinde tamamlanabilmesi için Boşanma avukatı aracılığı yapılan ivedi duruşma günü başvuru sonucunda davanın açılış tarihinden itibaren en geç 1 ay içerisinde duruşma günü alınabilir.

Anlaşmalı boşanma davasını açarken dava dilekçesinde mutlaka boşanma protokolüne yer verilmesi gerekmekte, protokol ile her konu üzerinde anlaşmaya varıldığını, protokolde yer alan şartlar doğrultusunda boşanmayı kabul ettikleri bilgisine yer verilmesi gerekmektedir. Ayrıca boşanma sebebine ve evlilik birliğinin temelden sarsıldığına da yer vermek gerekmektedir.

Anlaşmalı Boşanma Protokolü

Boşanma protokolü tarafların sözleşme serbestisi ilkesi doğrultusunda hazırladıkları, Türk Medeni Kanunu 166/3 maddesinde yer alan hususlara ilişkin olarak kendi özgür iradeleri ile imzaladıkları protokoldür. Söz konusu protokol yazılı olarak mahkemeye sunulabileceği gibi sözlü olarak da sunulabilmektedir.

Anlaşmalı boşanma protokolü hazırlanırken; Boşanmanın mali hükümlerine ve Müşterek çocukların velayet durumlarına yer vermek protokolün zorunlu unsurlarındandır.

Müşterek Çocukların Durumu Konusunda Tarafların Anlaşması

Anlaşma protokolünde yer alması gereken en önemli konulardan biri müşterek çocukların velayeti, çocuklar ile kurulacak kişisel ilişkinin düzenlenmesi ve kararlaştırılmasıdır. Çocukların velayeti eşlerden birine verilebileceği gibi eşler arasında da paylaştırılabilir. Protokolde velayete ilişkin yapılan düzenleme hâkim tarafından çocuğun yüksek menfaati dikkate alınarak değerlendirilir.

Protokolde çocuğun velayete sahip olmayan anne ya da babası ile kuracağı kişisel ilişkiye de yer verilmesi gerekmektedir. Söz konusu gereklilik anne ya da babanın çocuk ile kişisel ilişki kurma hakkından kaynaklanmaktadır. Kurulacak kişisel ilişkiye ilişkin tüm detayların protokolde yer alması, zaman dilimi, süresi açık ve net bir şekilde protokolde yer almalıdır.

Velayeti kendisinde bulunmayan eşin ergin olmayan müşterek çocuğun giderlerine katkıda bulunması gerektiğinden Türk Medeni Kanunu madde 182/2’de düzenleme alanı bulan İştirak Nafakası hususunda protokolde tarafların üzerinde anlaşma sağladığı hususlardan biri olmalıdır. Eşin ödemekle yükümlü olduğu iştirak nafakasının; tutarının ve ödeme zamanının açık bir şekilde protokolde yer alması gerekmektedir.

Bu noktaya ilişkin eksiklik bulunması halinde hâkim taraflara konuya ilişkin taraflardan bir belirlemede bulunmalarını isteyebileceği gibi belirlemede bulunup eşlerin onayına da sunabilmektedir.

Boşanmanın Mali Yükümlülüklerine İlişkin Tarafların Anlaşması

Eşler arasında ki yardımlaşma ve dayanışma yükümlülüğü boşanma ile sona ermemekle birlikte yoksulluk nafakası bu yükümlülüğün bir uzantısı olarak kanunumuzda düzenlenmiştir. Anlaşmalı boşanma protokolünde de yoksulluk nafakasına yer verilmesi gerekmekte, söz konusu nafakanın hangi tarafa yükleneceği, tutarı, nafakanın artış miktarına, ne sıklıkta ödeneceğine, ödeme zamanına ilişkin hususlara açık bir şekilde yer verilmiş olması gerekmektedir. Nafakanın başlangıç tarihi protokolde belirtilebileceği gibi belirtilmemesi halinde davanın kesinleşme tarihi esas alınır. Aynı zamanda protokol içerisinde maddi ve manevi tazminata da yer vermek gerekmektedir. Hâkim protokolde tazminata ilişkin hükmün tarafların iradi olarak yer vermediklerine kanaat getirmesi halinde protokolün geçerliliği etkilenmeyecektir.

Anlaşma Protokolünde Yer Alabilen İhtiyari Unsurlar

Anlaşmalı olarak boşanan eşler, kanuni kısıtlamalar çerçevesinde kendi serbest iradeleri ile protokol içerisinde; mal rejiminin tasfiyesi, müşterek çocuğun 3.kişiler ile kuracağı kişisel ilişkisi, müşterek olmayan çocuk ile kurulacak olan kişisel ilişkiye ilişkin konulara yer verebilirler.

Protokolde yer alan ihtiyari hususlar da hâkimin değerlendirilmesine tabidir. Bu değerlendirme eşlerin serbest iradeleri doğrultusunda yapacağı bir değerlendirmedir. Herhangi bir sebep araştırması yapmaz.

Sonuç Olarak

Anlaşmalı boşanma ile evlilik birliğini sona erdirmek isteyen eşler, açıklamış olduğumuz unsurlara dikkat etmek koşulu ile boşanma protokolü hazırlamaları gerekmektedir. Hazırlanan boşanma protokolünün hâkim tarafından onaylanması yahut hâkim tarafından yapılan değişiklilerin taraflar tarafından onaylanması ile boşanma davası tarafların isteği olan boşanma ile sona erer.


AİLE KONUTUNUN HACZİ

Aile konutu; resmi olarak evli olan karı ve kocanın birlikte yaşadıkları konutu ifade etmektedir. Resmi nitelik taşımayan birlikteliklerde kişilerin yaşadıkları ev bu sıfata haiz değildir. Yine eşlerin sürekli olarak yaşama kastı bulunmadan, eşlerin düzenli olarak birlikte yaşantılarını geçirmedikleri, ara sıra belli dönemlerde kullandıkları yazlık ya da dağ evi gibi konutlar aile konutu olarak değerlendirilememektedir. Türk Medeni Kanun’un gerekçesinde aile konutunun tanımı “ Eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı, anılarla dolu bir mekân” olarak yapılmıştır.  Medeni Kanun’un gerekçesi dışında, aile konutuna ilişkin Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün 11.06.2002 tarih ve 2002/7 sayılı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu konulu genelgesinde de bir tanım yer almakta olup, aile konutu ilgili genelgenin I/3. maddesinde “eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği ve düzenli yerleşim amacıyla kullandıkları mekân” olarak tanımlanmıştır.

Eşler birden fazla yerde oturma hakkına sahiptir. Ancak aile konutu olarak özgülenebilecek ev birden fazla değildir. Aile konutu kural olarak tek konuttur ve evlilik birliği sürecince korunur. Hukukumuzda aile konutu olarak özgülenen meskende oturan ancak mali olmayan eşe bir takım korumalar sağlamıştır. Bu korumalardan biri de aile konutuna yapılacak olan şerhtir. Yapılacak olan aile konut şerhi ile birlikte malik olmayan eşin rızası olmadan taşınmaz üzerinde tasarruf yetkileri sınırlandırılmış olup, şerh ile birlikte malik olmayan eşin başvurusu sonrasında “aile konut şerhi” konulduğunda; malik eş, tapuda artık hiçbir tasarruf işleminde bulunamayacaktır.

Aile konutu Türk Medeni Kanunu’nun 194. Maddesinde düzenlenmiştir. TMK 194. Madde de yapılan düzenlemede ; Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devremez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.’’ Denilmektedir.  Mezkûr hükümde yer alan, aile konutu ile ilgili tasarrufi işlemleri diğer eşin rızasına bağlayan şart sadece malik olan eşin iradesine bağlı olan işlemlerde geçerli olabilecektir. Aile konutu ile meskeniyet kavramlarının içerikleri farklılık arz etmektedir.

İcra ve İflas Kanunu’nun haczi caiz olmayan mallar ve haklar başlığı altında düzenlenen 82. maddesinin 12. bendinde borçlunun haline münasip evinin haczedilemeyeceği düzenlenmiştir. 82. Maddenin devamında haline münasip evin değeri fazla ise bedelinden haline münasip bir yer alınabilecek miktarı borçluya bırakılmak üzere satılabileceği öngörülmüştür. Ancak mezkûr maddenin ikinci fıkrasında bu istisnanın, borcun bu eşya bedelinden doğmaması haline münhasır olduğu belirtilmiştir. Borçlu malik eşin borcundan dolayı aile konutunun haczedilmesi halinde, şayet o konut, aynı zamanda İcra İflas Kanunu’nun 82. Maddesinin 12. Fıkrasında yer alan borçlunun haline münasip evi ise, borçlu ve ailesi özellikle de borçlunun eşi tarafından haczedilmezlik iddiasında diğer bir deyişle meskeniyet iddiasında bulunulabilecek anılan hüküm dolaylı da olsa diğer eş için bir koruma sağlayabilecektir.  Ancak buradaki haczedilmezlik iddiasının kaynağı o taşınmazın aile konutu olması değil borçlu ve ailesinin haline münasip evi olmasıdır.

Bu sebeple aile konutu olan taşınmazın İcra ve İflâs Kanunu hükümlerine göre haczi ve paraya çevrilmesi mümkün olup diğer eşin rızası gerekmez. Yargıtay’ın görüşü de bu yönde olup;

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 04.05.2006 T, E. 5829 K. 8852 sayılı ilamında; “Türk Medeni Kanun’unun 194. maddesi aynen ‘Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz’ hükmünü içermektedir. Yasal bu düzenleme, aile konutunun tapu sicilinde maliki olan borçlunun borcundan dolayı alacaklıların yapacakları bir icra takibi sonucu satışına engel teşkil etmemektedir.” denilmektedir.

  1. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17/12/2012 tarihli ve E.2019/4497, K.2019/7050 sayılı kararında;

“…2004 sayılı Kanun’un 82. maddesinin 1. fıkrasının 12. bendi gereğince, borçlunun ‘haline münasip’ evi haczedilemez. Bir meskenin borçlunun haline uygun olup olmadığı adı geçenin haciz anındaki sosyal durumuna ve borçlu ile ailesinin ihtiyaçlarına göre belirlenir. Buradaki ‘aile’ terimi, geniş anlamda olup, borçlu ile birlikte aynı çatı altında yaşayan, bakmakla yükümlü olduğu kişileri kapsar. İcra mahkemesince, borçlunun sözü edilenlerle birlikte barınabileceği haline münasip meskeni temin etmesi için gerekli bedel bilirkişilere tespit ettirildikten sonra, haczedilen yerin kıymeti bundan fazla ise satılmasına karar verilmeli ve satış bedelinden yukarıda nitelikleri belirlenen mesken için gerekli olan miktar borçluya bırakılmalı, kalanı hak sahiplerine ödenmelidir…”

  1. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 8/4/2006 tarihli ve E.2006/5585, K.2006/8228 sayılı kararında;

“Alacaklının [B.A.] hakkında başlattığı takibin kesinleşmesi üzerine borçlu taşınmazına haciz konulmuştur. Anılan taşınmazın tapu sicilinde aile konutu şerhinin bulunması, haczedilmesine engel teşkil etmez. Bu nedenle de borçlu eşi müşteki [N.A.nın) mahcuzun aile konutu olduğundan bahisle meskeniyet şikayetinde bulunmasına yasal imkan yoktur.Mahkemece takibin tarafı olmayan borçlu eşi müşteki [N.A.nın] meskeniyet şikayetinin husumet nedeniyle reddine karar vermek gerekirken işin esasının incelenmesi ile şikayetin kabulü isabetsizdir.”

Danıştay 4. Dairesince verilen bir emsal kararda, “ Binanın özellikleri, borçlunun aile yapısı, konutta ikamet eden birey sayısı, sosyal konumları ve ihtiyaçları gibi ölçüler birlikte değerlendirildiğinde, borçlunun haline münasip olduğu tespit edilen tek evinin vergi borcu nedeniyle haciz edilemeyeceğine” karar verilmiştir.

Nitekim Anayasa Mahkemesinin 08.04.2020 tarihli, 2016/10454 Başvuru Numaralı kararında da ailenin yaşamını sürdürdüğü haline münasip meskenin haczedilemeyeceğini ifade etmiştir. Bu kararda haczedilemezlik açısından ‘’haline münasip ev’’ kavramı üzerinde durmuştur. Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karar; aile konutu odaklı bir karar değildir.  Bu kararda haline münasip ev kavramının; Anayasa’nın 20. ve 41. maddelerinde öngörülen aile hayatına saygı hakkına yönelik güvenceler dâhilinde düşünülerek yorumlanması gerektiği belirtilmiştir.Devamında haczedilen evin aile konutu olduğu hâllerde hâline münasip ev kavramı sadece borçlunun değil borçlunun ve ailesinin sosyal ve ekonomik durumuna uygun olan konut biçiminde anlaşılması gerektiği belirtilmiştir.Bu kararda haline münasip ev kavramının yorumlanmasında sadece borçlunun değil borçlunun ve ailesinin sosyal ve ekonomik durumuna uygun olan konut biçiminin anlaşılması gerektiği savunarak; ailenin yaşamı için gerekli olan münasip evin haczedilemeyeceği ifade edilmiştir.

Her aile konutu aynı zamanda borçlunun hâline münasip evi olmak zorunda değildir. Haczedilemezlik niteliği aile konutu niteliğine bağlı bir husus da değildir. Yüksek Mahkeme kararları açısından da borçlu malik eşin borcundan dolayı aile konutunun haczedilmesi halinde, şayet o konut, aynı zamanda İİK. 82. maddesinin 12. bendi anlamında borçlunun haline münasip evi ise, borçlu ve ailesi özellikle de borçlunun eşi tarafından haczedilmezlik iddiasında diğer bir deyişle meskeniyet iddiasında bulunulabilecek anılan hüküm dolayı da olsa diğer eş için bir koruma sağlayabilecektir. Ancak buradaki haczedilmezlik iddiasının kaynağı o taşınmazın aile konutu olması değil, borçlu ve ailesinin haline münasip evi olduğu defaten söylenmesi gerekmektedir. Her aile konutu aynı zamanda borçlunun hâline münasip evi olmak zorunda değildir. Haczedilemezlik niteliği aile konutu niteliğine bağlı bir husus da değildir. Bu nedenle her aile konutunun haczedilemez nitelikte olduğunun söylenmesi yasaya aykırılık teşkil edecektir.

 

 Burada her aile konutu haczedilemez demek yanlış bir yorum olur ve hukuki ve ticari hayatta güveni sarsar. Zira bizim gözardı ettiğimiz bir diğer taraf alacaklı var. Alacaklılarında haklarını korumak gerekir.

 Dolayısyla her olayda aile konutu haczedilemez demek yanlıştır. Zaten anayasa mahkemeside özetle borçlunun haline münasip evi aynı zamanda bir aile konutu ise borçlu olmayan eş de haczedilemezlik iddiasında bulunabilir diyor. Ama aile konutu haline münasip evi aşar nitelikte lüks bir konutsa borçlu olmayan eş haczedilmezlik iddiasında bulunsa bile yine bu evin satışı istenebilir borçluya asgari yaşamını sürdürmeye yetecek kadarı verilir geri kalanı alacaklıya ödenir.

Olağanüstü zamanaşımı ile taşınmaz mülkiyetinin kazanılması 4271 Sayılı Türk Medeni Kanunu (“TMK”) madde 713’te düzenlenmektedir.

Madde 713-Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. (1) Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. Davanın konusu, mahkemece gazeteyle bir defa ve ayrıca taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa ilân olunur. Son ilândan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. Davalılar ve itiraz edenler, aynı davada kendi adlarına tescile karar verilmesini isteyebilirler. Kararda, tescili istenilen taşınmazın niteliği, yeri, sınırları ve yüzölçümü belirtilir ve karara, uzmanlarca düzenlenen teknik bilgileri içeren krokisi de eklenir. Özel kanun hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Hükmü dikkate aldığımızda; olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetin kazanılmasını maddi şartlar ve şekli şartlar olmak üzere iki ana başlık altında inceleyebiliriz.

 

A-Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetin kazanılmasına ilişkin maddi şartlar,

1) Taşınmaza ilişkin şart,

2) Zilyetliğe ilişkin şart, olmak üzere 2 başlık olarak ele alınabilir.

  1. Taşınmaza İlişkin Şart

TMK 713. maddesine göre olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkiyetin kazanılması için;

  • Taşınmazın tapu kütüğüne kayıtlı olmaması
  • Tapu kütüğünden malikinin kim olduğunun anlaşılamaması
  • Malikinin yirmi yıl önce hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunması gerekmektedir.

Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan taşınmazlar olağanüstü zamanaşımı ile kazanılabilir. Tapu kütüğünde kayıtlı olup da sicilden malikinin kim olduğu anlaşılamayan veya yirmi yıl önce hakkında gaiplik kararı verilmiş olan kimse adına kayıtlı olan taşınmazlar olağanüstü zamanaşımı ile kazanılabilir.

Bu konu da dikkat edilmesi gereken husus tapu kütüğüne kayıtlı bulunan ve malikinin kim olduğu belli olan taşınmazların olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla mülkiyetinin kazanılması mümkün olmayacağıdır.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus özel mülkiyete elverişli olmayan taşınmazların mülkiyetinin, tapu kütüğüne kayıtlı olsun veya olmasın olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılamayacağıdır.

Tapuda kayıtlı olsun veya olmasın sadece özel mülkiyete elverişli taşınmazlarda olağanüstü zamanaşımı ile kazanma söz konusu olabilir.

KK m. 18 / II hükmüne göre, «Orta malları, hizmet malları, ormanlar ve Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup da bir kamu hizmetine tahsis edilen yerler ile kanunları uyarınca Devlete kalan taşınmaz mallar, tapuda kayıtlı olsun olmasın kazandırıcı zamanaşımıyla iktisap edilemez.»

Vakıf Mallarında Zilyetlik Yoluyla Kazanma Hükümlerinin uygulanması mümkün olmayacaktır. Nitekim, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 15. maddesinin 1. fıkrasına göre, Vakıfların Hayrat Taşınmazlarında Mülkiyet ve İrtifak Hakları, Zamanaşımıyla kazanılamayacaktır. Yine Vakıflar Kanunu’nun 23. maddesine göre ise, Vakıf Malları üzerinde Zilyetlik Yoluyla Kazanma Hükümleri uygulanmaz, düzenlemesi yer almaktadır. MK 117 / I hükmünde, Vakıf Malları hakkında Zilyetlik Yoluyla Kazanma Hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiş, Medeni Kanun’a tabi Vakıfların Mallarının da Kazandırıcı Zamanaşımı Yoluyla Edinilmesi mümkün değildir, denilmektedir.

Olağanüstü zamanaşımı yoluyla mülkiyetin kazanılması için yukarıda sayılan şartların yanı sıra taşınmazın kamuya ait olmayıp, özel mülkiyete konu olan bir taşınmaz olması gereklidir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1120 E. 2019/1371 K.)

  1. Zilyetliğe İlişkin Şart

TMK 713. maddesine göre olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyeti kazanacak kişinin;

  • Malik sıfatı ile
  • Davasız ve aralıksız
  • Yirmi yıl süreyle taşınmaza zilyet bulunması

Malik sıfatıyla zilyet, malik gibi davranan, başkasının kendisinden daha üstün zilyetliğini tanımayan, kendisi için zilyet olan kimsedir. Bu bağlamda, zilyedi olduğu taşınmaz için kira bedeli veya kendiliğinden ecrimisil ödeyen kimse, malik sıfatıyla zilyet değildir.

“Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile taşınmazın mülkiyetini kazanmak isteyen kişi, malik sıfatı ile zilyetlikten kendi lehine bir hak çıkardığından, malik sıfatı ile zilyetliğini ispat yükü altındadır. Fiili durum olan zilyetliğin, malik sıfatıyla olup olmadığının belirlenmesinde, her türlü ispat aracıyla ispat edilebilir.” Yani, zilyetliğin ispatı olağan zamanaşımı yoluyla mülkiyeti kazandığını iddia eden zilyede düşer.

Zilyedin zamanaşımından yararlanabilmesi için, zilyetliği davasız, yani, çekişmesiz sürmüş olmalıdır. Burada davadan kasıt, gerçek malik tarafından İstihkak Davasının veya Zilyetliğe Dayanan Geri Verme Davasının (ya da Saldırının Önlenmesi için açılan Zilyetlik Davasının) veya El Atmanın Önlenmesi Davasının açılmamış olması gerekmektedir.

Malik sıfatıyla zilyetlik, aynı zamanda aralıksız, sürekli bir zilyetlik olmalıdır. Bundan amaç, zilyetliğin sürekli olarak devam etmesi ve zilyetliğin zamanaşımı süresince kaybedilmemiş olmasıdır. Eğer zilyetlik kesin ve sürekli olarak kaybedilirse, aralıksız 20 yıl zilyetlik şartı ortadan kalkmış olur. Zilyetliğin geçici kaybı veya fer’i zilyetliğin kurulması zilyetliğin kaybı olarak kabul edilmediğinden, zamanaşımının işlemesini engellemez.

Zilyetliğin davasız ve aralıksız sürmesi gereken süre, yirmi yıldır. Fakat, bu sürenin, mutlaka mülkiyeti kazanacak olan kişinin zilyetliğinde geçmesi zorunlu değildir. Her zilyet, kendisinden önceki zilyetlerin zamanaşımıyla kazanmaya elverişli zilyetlik sürelerini, kendi zilyetlik süresine ekleyebilir.

Zamanaşımı, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazlarda, malik sıfatıyla zilyetliğin kurulmasından itibaren işlemeye başlar.  Tapuda kayıtlı taşınmazlarda ise zamanaşımı, taşınmazın zamanaşımıyla kazanmaya elverişli hale gelmesi ve malik sıfatıyla zilyetlik şartlarının birleşmesi anından itibaren işlemeye başlar.

B-Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyetin kazanılmasına ilişkin şekli şartlar,

1-Tescil davası ve ilan

2-Süresi içerisinde itiraz edilmemiş veya itirazın yerinde görülmemiş olması olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz.

1-Tescil Davası ve İlan Şartı

TMK m. 713 / III hükmüne göre, zilyedin, taşınmazı olağanüstü zamanaşımıyla kazanması için tescil davası açması gerekir.

Tescil davasına konu olan taşınmaz, tapuda kayıtlı olmayan bir taşınmaz ise, davanın kabulü halinde, hâkimin tescile karar vermesi üzerine taşınmaz, tapu kütüğünün bağımsız bir sayfasına kayıt olunur.

Dava konusu tapuya kayıtlı bir taşınmaz ise, davanın kabulü halinde, eski malike ait tescil terkin edilerek, davacının isteği doğrultusunda, mülkiyet hakkı bu defa kendi adına tescil edilir.

TMK hükümlerine göre, davanın konusu, mahkemece gazeteyle bir defa ve ayrıca taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa ilan olunur. Son ilandan itibaren üç ay içinde, taşınmaza ve zilyetliğe ilişkin şartların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim, tescile karar verir.

Böylece, olağanüstü zamanaşımıyla mülkiyet, hâkimin tescil kararıyla ya da tescille değil, olağanüstü zamanaşımıyla kazanmanın maddi şartlarının, yani olağanüstü zamanaşımına elverişli bir taşınmazda yirmi yıllık davasız ve aralıksız malik sıfatıyla zilyetlik şartlarının gerçekleşmesiyle, tescilden önce kazanılmış olmaktadır. Bu bağlamda, hâkimin tescil kararı, yenilik doğuran bir karar değildir, açıklayıcı bir karardır.

  1. İtiraz Süresi İçerisinde İtirazın Yapılmaması

Mahkemenin yapacağı son ilandan sonra, ilgililerin itiraz hakkı gündeme gelecektir. İlgililer son ilandan itibaren üç ay içinde itiraz hakkına sahiptir.

İlgililer tarafından, son ilan tarihinden itibaren 3 ay içinde itiraz yapılmaması ve yahut itiraz yapılmasına rağmen mahkeme tarafından itirazın reddedilmesi durumunda olağanüstü zamanaşımı şartları oluşacak ve mahkeme tarafından dava konusu taşınmazın davacı zilyet adına tesciline karar verilecektir.

Buna karşılık ilgililerin son ilan tarihinden itibaren 3 aylık süre içerisinde itiraz etmesi ve mahkeme tarafından itirazın haklı görülmesi durumunda davacı zilyet taşınmazın mülkiyetini kazanamayacaktır. İtiraz edenler hali hazırda gerçek malikin kendileri olduğunu ileri sürerlerse, aynı davada tescilin kendi adlarına yapılmasını da talep edebileceklerdir.

Konuya ilişkin okunabilecek Yargı Kararları;

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2018/12994 E. 2018/18390 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2017/11385 E. 2020/4189 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2016/18424 E. 2020/3980 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2017/9894 E. 2020/3097 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2016/16813 E. 2019/1969 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2018/2967 E. 2018/18392 K.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2007/1-75 E., 2007/90 K.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2016/20952 E. 2016/17224 K.

 

Bize Ulaşın